bazen bir başka mekana, bir başka dünyaya yapılan yolculuklar.
Kimi kısa, kimi uzun, kimi derin yolculuklar.
Her birinden bir şey çıkartabildiğin, bazen bir ders ,
bazen bir gülümseme, bazen bir iç çekiş, bazen eski bir dost,
hani kucaklayıveren.
Bazen bir hüzün yüzünü yalayıveren, bazen bir sevinç içini coşturan,
bazen bir damla gözyaşı içini temizleyen. Her yolculuk insanın
kendi yüreğine, bazen daha derinlere inilen bir iç yolculuk aslında.
İster bir araçla ister içsel varlığınla yapılsın. Bu yolculuklar ki her
zaman bir riski göze almayı gerektirir. Yaşamın ta kendisi gibi.
Yolun sonunda seni neyin beklediğini bilemezsin. Sürprizlere
hazırlıklı olman gerekir. Tabi eğer yolculuk yapmayı seviyorsan.
Yaşam sahnesinin seyircisi değil oyuncusuysan.
Aracın camına yansıyan bir görüntü alır götürür seni bir başka
iç yolculuğa. Bulunduğun mekan kaybolur artık bir başka
gerçekliktesindir. Yoldan geçen yansımalar camda kalmıştır
ama sen bir başka zamandasındır, kim bilir neyin çağırıp getirdiği
düşsel bir andasındır. Birden bir ses, bir sallantı olur ve camdaki
gerçekliğe dönüverirsin. Şöyle bir silkinip kafanı geriye doğru
sallayıp gerçekliği algıladığında yine cam yansımalarına
dönüverirsin. Ta ki yeni bir anlık görüntü gelinceye kadar.
Bazen bir havaalanında, bazen bir otogarda ; bir pencerenin
içinde veya dışında elin birilerine sallanırken veya gözün birilerini
ararken ya da uzaklaştığın veya varacağın mekana dair anılara
dalıp gitmişken buluverirsin kendini. Sessiz yolculuğun
başlar o hengamenin içinde.
Bir de koltuğunda otururken, bilgisayarında çalışırken,
kitap okurken, parkta oturmuş oynayan çocukları seyrederken hiç
yerinden kalkmadan esrik bir tavırla gidip geldiğin yolculuklar vardır.
Hani bir anlık yolculuklar. O bir an ki aslında çok uzun
bir zaman dilimiymiş gibi geliveren. Bazen bir kelime, bazen
bir ses, bazen bir koku, bazen bir renk eşliğinde eflatun
uçuculuğunda çıkıverdiğin yolculuklar ki bunlar anlık fotoğraf
karelerinin neden olduğu yolculuklar gibi alıp götürüverir seni.
Öyle ki bir kış günü karlar içindeyken kendini baharın limon
kokusunda, imbatın eflatun renginde buluverirsin. Hiç aklında
yokken saat kulesinin gölgesindeki mor renk aklına düşüverir
ve gelsin alıp götüren yolculuklar. Sonra da bir sürü renkle,
kokuyla, dokuyla kendini geri gelmiş bulursun aslında hiç
ayrılmadığın bir noktada. Bir bakmışsın elinde bir tutam
yumuşaklık, gözünde bir farklı renk, güvercin ürkekliğinde
bir yürek. Gerisi sana kalmış.
Ya bir avuç yem alıp güvercinleri besleyeceksin, yeni
yolculuklara çıkmayı göze alıp ya da avucunu ve gözlerini
kapayıp içinde boğacaksın yolculuk isteğini. Yaşamın ta
kendisi gibi risklidir yola çıkmak. Nereye gidersen git, her
seçtiğin yolculukta en yüreğini titreteni, hiç hesaplamadan
aniden çıkıverdiklerindir. Hatta yolun sonuna geldiğinde
bile farkına varmamışsındır yaptığın yolculuğun. İndiğin
yerden uzaklaşırken, bir şeylerin değiştiğini fark ettiğinde
anlarsın yine bir yolculuktan gelmişsindir. İşte bu anda gülümseyebiliyorsan hoş geldin.
Böylesine aniden, farkına varılmadan çıkılan ama zenginlikle
dönülen yolculuk anlarında çıkıverdi yolculuk günceleri...
Sevgi’yle...
