Masal deyince usuma düşen, gülen kapkara gözleriyle muzip
bakan, kıvırcık saçlı, aileden kimselere benzemeyen Fatma teyzemin hayalidir.
Çok erken yaşta kaybettik onu ve onunla birlikte gündüz anlatıldığında hamamda
donunu çalacaklarına inandığımız masallarını, masallarımızı. Yüreğimiz eksik
kaldı o nedenle büyüdüğümüzde, bir yanı yanık. Fatma Teyzem, genellikle yeşil mavi renkli gözlerden
oluşmuş,sarışın, kumral saçlı çocuklar kümesinin içinde siyah gözlü, siyah kıvırcık
saçlı masal ilahımızdı bizim. Bayramlarda, yaz tatillerinde toplanırdık
anneannemin “ Ooo more kızanlarım gelmiş” sesli, iki evli tek avlulu eski Bursa
evinde. Evin bulunduğu sokağın bir kenarı mezarlıktı. Hoca Hasan Mezarlığı. Tam
karşısında mezarlığın en uzun selvi ağacı dururdu. Tepesine yıldırım düşmüş o
selvi ağacından korkardık. Yağmurlu gecelerde ya evin üstüne düşerse diye perde
aralığından kaçamak göz atardık. Gündüzleriyse
gece korkularımızın yerini oyun heyecanı alırdı. Gece gölgesinden korktuğumuz gövdesi saklambaç
oyununda bizi gizlerdi bir sır gibi. Mezar taşlarıysa oyun arkadaşımızdı. Bahçe
tulumbasından doldurduğumuz Çarşamba Pazarından alınmış renkli ibriklerle
sulardık mezarları, çiçeklerini düzeltirdik. Nereden bilebilirdik ki bir gün
çiçek ekip, sulayacağımız mezarlardan biri Masalcı Teyzemizin mezarı olacak. Çocukluk
güzel şey… Önyargısız, korkusuzca oynardık mezarlıkta. Büyüyünce ölülerden
değil dirilerden korkmamın nedenidir belki de mezarlıkta oynadığımız oyunlar. Mezarlıkların bana huzur vermesi ise
masumiyetin korunduğu bu yıllardan kalmadır.
Tüm kardeşlerin bir araya geldiği zamanlar genellikle Almanya’ya
çalışmaya giden en büyük teyzemin Türkiye tatillerine rastlardı. Biz de o
tarihlerde gelirdik Bursa’ya ve geniş avlulu küçük eve. Şimdi düşünüyorum da
nasıl sığardık acaba o küçücük eve. Yürekler büyüktü sanırım. Şimdiler de mekânlar
büyüdükçe yürekler küçülmeye başladı. Kocaman evlere bir başımıza bile
sığışamıyoruz.
Gün boyu teyzemin eteklerinde dolanırdık avluda; “Nolurrrrrrrr,
birazcıkkkk, kısacıkkkkkkk” diye. Hiç şaşmadan aynı yanıtı verirdi “Gündüz
masal anlatanın hamamda donunu çalarlar.” İnanırdık çocukluk aklımızla; Donsuz
nasıl eve gelirdi sonra.
Hamama gitmekse geleneklerden süzülüp gelmiş törensel bir
olaydı. Bohçalar hazırlanırdı. Biz tüm sülale çoluk çömbek, mahallenin diğer
çocukları ve kadınlarıyla da birleşip giderdik hamama. Çakır Hamam aklımda
kalmış nedense, çakır gözlülerin çok olduğu bir aileden olduğumdan mıdır nedir.
İşte bu hamam sefalarından teyzemin donsuz dönme ihtimali vardı. Hamamda Bursa dokuması
peştamallara sararlardı bizi. Ne eğlence olurdu, genelde perşembeleri gidilirdi
hamama. Çünkü o gün gelin hamamı olurdu. Anneler kız beğenirdi oğluna gelin
hamamlarında. Gelin ve evlenmemiş arkadaşları yenge denilen bir büyük kadın
eşliğinde giderlerdi hamama, üst kattaki soyunma odalarına yerleşirdi genellikle
bu gelin grubu. Gelin, darbukalı tefli grubun arasında başında iğne oyalı kırmızı
işlemeli örtüsüyle yer alırdı. Önde çalgı grubu inerdi merdivenlerden, ardından
kızlar grubu. Üç kez dönerlerdi ortadaki mermerden yapılmış yüksek oturma
yerinin etrafında. Oturanlar da eşlik ederlerdi çalınan türkülere, şarkılara. Aklımda
“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”, “Bursa’nın ufak tefek taşları”, “Kızılcıklar
oldu mu selelere doldu muuuuu”, “Dıv dıv da dıv dıv hoppa dıv dıv” sesleri
kalmış. Sonra hamamın ılıklık kısmına girerlerdi. Orada şarkı türkülere,
alkışlara oyunlar eklenirdi. Büyük yaştaki kadınlar kenardaki mermer
yükseltilerde otururdu. Kızlar hem çalıp söyler hem de oynarlardı. Ben genelde
buradan öteye geçemezdim çocukluğumun kâbusu burun kanamalarım nedeniyle. Bir
sonraki yer olan sıcaklık denen yer burnumu kanatırdı. Yıllar içinde gelin olan
teyze kızlarımın gelin hamamlarında girdim kısacık, o bölüme. Herkes yıkıyordu
gelini bir kere ve eğlence devam ediyordu içeride. Çocukluğumda annem beni
ılıklıkta hemencecik yıkar dışarı yollardı. Soğukluk denen kısımda kenarları
oymalı küçük bir mermer havuz vardı. İç içe geçmiş üç katlı mermer fıskiyesinden
şarıldayarak sular akardı. O havuzun dibinde kasalarla Cincibir, Uludağ gazozları
dururdu. Hamamcı kadından buz gibi bir şişe gazoz alırdım. Bizim sülalenin
hamam faslı bitinceye kadar elimde Cincibir gazozu, etraftaki kadınlık hallerini
seyrederdim. O anlardan hamam otu kokusuna karışmış zeytinyağlı sabun kokusu
kalmış burnumda. Pembeye kesmiş yanaklarla dönerdik mahalleye. Eğer gelin hamamından
dönmüşsek evde bizi sıcacık haşhaşlı, cevizli ekmekle yenen yemek ve eğlence
bekliyor olurdu yine.
Yaz mevsimindeyse çamaşır günlerinin çivit mavili
leğenlerinde, evin bahçesinde yıkarlardı bizi. O günün olmazsa olmazı odun
kokusu sinmiş topan patlıcanlı, domatesli, sarımsaklı gömme kokusunda. Tüm
çamaşırlar yıkandıktan sonra, bahçeye serilmiş boydan boya iplerden sarkan
giysilerin altında çocuklar sıraya sokulurdu. Hepimiz sıradan geçerdik o banyo
küvetine dönüşmüş, tenekeden yapılmış dikdörtgen çamaşır teknesinin içinden.
Çamaşır günlerinin en son bölümü “ Ayyyy çok sıcaakkk” çığlıklarımızın
karıştığı yıkanma faslı olurdu. Şimdi düşünüyorum da önce çamaşırları sonra
bizi yıkayan o kadın topluluğu yorgun günün sonunda nerede yıkanırdı
hatırlayamıyorum. Anneannemin odasında bizim girmemizin yasak olduğu gömme
banyoda mı yıkanırlardı acaba? Orası hep çok merak ettiğim ama yüklüğün içinde
yer alması ve kapalı duran kapısı nedeniyle biraz da korktuğum, büyüsü olan bir
yerdi. Anneannem ne koyardı oraya bilmiyorum. O odada yatardık bazen. Çocukluk
hayaletlerim çıkardı kapalı kapının ardından. Kullanılırken hiç görmediğim o
gizemli yerde mi çamaşır gününün geride bıraktıklarını bedenlerinden temizlerdi
bizi yıkayan sabun kokulu kadınlar?
Gün geceye döndüğünde yemekler yenmiş, büyükler çaylarını,
kahvelerini içmiş kendi köşelerine çekildiğinde, bizi büyülü bir dünyaya götürecek
olan Fatma Teyzemin etrafına doluşurduk. Eğer bayramsa, teyzem bizden para
almadan anlatmazdı masallarını, minik bayram harçlıklarımızı severek verirdik
ona. Lacivert renkli, gümüş yıldızlı bir gökyüzünün altında anneannemin o
huzurlu, sevgi dolu, çarşamba pazarının yanındaki odunluktan mı geldiği
bilinmez, insanı sıcacık saran odun kokulu bahçesinde bir düşler yolculuğuna
çıkardık. Devanaları beslerdi bizi kocaman göğüslerinden akan sütlerle,
yüreğimiz ağzımızda beklerdik devlerden kurtulmasını kahramanın. Bazı masallar
illaki bir kaç kere anlattırılırdı. Bunlardan biriydi Momicik. Şimdi sadece
ismi kalmış aklımda, neden severdik o masalı bu kadar çok bilinmez. Gündüzleri
masal konusunda lâl olan teyzem, geceleri dil otu yemiş olurdu. Bıkmadan usanmadan
anlatırdı. Uyuya kalırdık teyzemin etrafında, birbirinin kucağına, dizine
yatmış çocuklar ordusu olarak. Uykularımızda görürdük masal kahramanlarımızı.
Ve sabah yeniden başlardı öykü;
“Teyzeeeeee nolurrrrrrr, kısacık…”
“Olmaz! Gündüz masal anlatanın hamamda donunu çalarlar”.
Sevgi Koşaner
4 Ekim 2006- 27
Ağustos 2008/ İzmir
Lacivert
Dergisi,Yıl;4, Sayı;24,Syf;20-22
