16 Şubat 2023 Perşembe

NASIL NORMALLEŞECEĞİZ?


Dün gece GÜLDER Halk Müziği Koromuzla bir araya geldik. Bir çemberde buluştuk . Bu sabah haberleşme grubumuza yazdığım yazıyı buraya da koymak istedim. İçinizden birilerine dokunur belki diye. 

"Günaydın, 

Sevgili Arkadaşlar, akşam ki buluşmaya gelemeyen dostlarımızın yazdıklarını şimdi gördüm. Aysel Hocamın çığlığını duydum "Nasıl normalleşeceğiz". Yok aslında birbirimizden farkımız, ikincil travma yaşıyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız karşısında hissettiklerimiz çok normal. Dün akşamki toplantıya katılan arkadaşlarıma kendi adıma çok teşekkür ederim . Bana çok iyi geldiniz. Duygularımızı ,korkularımızı, düşüncelerimizi paylaştık, ortak dertlerimizi, deneyimlerimizi dile getirdik. Günlerdir uyku uyuyamıyordum. Dün gece ilk kez uykum geldi ve uyumuşum,. Bu dün akşamın şifasıydı benim için. Marmara, Bingöl ve Soma'da ki saha deneyimlerimi paylaştım. Kendi adıma, yapılabilecek bir çalışmada ben ne yapabilirim nasıl, destek verebilirim, güçlü olduğum konular neler dile getirdim. Şimdi Aysel Hocamın çığlığı için bir kaç şey söylemek istiyorum, kendim dahil🙂. Öncelikle kendimize bakım vereceğiz. Nasıl mı? Bu sabah aynaya bakın lütfen. Kendinizi görün. Nasıl görünüyorsunuz? Dişlerinizi fırçalamak, saçınızı taramak, traş olmak ihtiyacınızı fark edin. Üstünüzdeki pijamayı kaç gündür çıkarmadınız? gibi normalde kendi özbakımımızla ilgili fark etmeden yaptığımız şeyleri hatırlayın . Saç boyanız ne durumda? 

Biliyorum sırası mı diyeceksiniz içinizden. Tam sırası. Ben iki gün önce hastane çıkışı oturduğum kafede karşımda oturan kadının haline üzüldüm, öyle kötü görünüyordu ki. Sonra ceketini fark ettim. O ceketi ben dikmiştim bir ikincisi yoktu. O an karşımdakinin aynadaki kendi yansımam olduğunu fark ettim. Bu halde kime ne faydam olacaktı? Suçluluk, utanç hissiyatım olduğunu fark ettim. Oturduğum yerden kalktım ve kuaföre gittim. 

Lütfen günlük rutinlerimizi hatırlayalım 

Özbakımımızı yapalım.

Beslenmemize dikkat edelim.

Uykumuza özen gösterelim.

Dün akşam bunları konuşurken bazı arkadaşlarımız uyuyamazken bazılarımız çok uyuyordu, bazılarımız yemek yiyemediğini söylerken bazılarımız çok yediğini ,duygusal açlık hissiyatını dile getirdi. Böyle bir dönemde bu tepkiler çok normal. Kendinize bir bakın ne durumdasınız? Normalde ki durumunuzla karşılaştırınız. Fark ediniz.


Kendinizi külçe gibi hissediyor olabilirsiniz, üşüme, titreme, el ayak uyuşmalarınız, dikkat dağınıklığınız, baş dönmeleriniz olabilir. Bende de var, ilk üç gün tüm bedenim felç gibiydi, hiç kımıldamak istemedim. Eğer böyle bir halimiz varsa yattığınız yerden kalkın, ayaklarınızı yere basın, yeri hissedin. Ayağa kalkın on adım yürüyüp yerinize gelin. Bu kadarını yapabilirsiniz. 

Birlikte olduğunuz insanlarla birbirinize sarılın, ağlamak ihtiyacı hissediyorsanız buna izin verin. Çok ağlıyorsanız kalkın hareket edin. Elinizi yüzünüzü yıkayın. 

Elinizi meşgul edecek birşeyler yapın, yemek, hamur yoğurma, tamirat işleri, bulaşığı elde yıkayın, bahçeniz varsa toprağı eşeleyin, kuru yaprakları toplayın. Örgü örün, bilmiyorsanız bilen birinden öğrenin. Tığ işi nine motiflerinden yapın küçük küçük. Amaçsızca başlayın.  Sonra bakarsınız atkı, bereye dönüşür, birbirine eklenir bir ürüne dönüşür. Önce elinize bir alet alın. Elle bir şeyler yapmak zihni düzene sokar. Bir örgü grubu oluşmuş dün akşam öğrendim. Ona katılın birbirimize iyi geliriz. Sosyal desteklerimizi güçlü kılmalıyız. Dün oturduğum yerden kalkacak halim yoktu. İçim titriyordu, karnımda sırtımda sıcak  su torbalarım vardı. Öyle çok telefon görüşmesi yapmıştım ki dilim damağım kurumuştu, su içmediğimi fark ettim. Suyumu içtim. Koro için zorladım kendimi . Lale "Geliyor musun?" diye aradığında kalktım, giyindim ve geldim. Birbirimizi dürtelim dışarı çıkmak için.


Yakınımıza, şehrimize deprem bölgesinden insanlar geliyor, ne yapalım, nasıl davranalım bilemiyoruz. Bununla ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum. Evlerini, işlerini, şehirlerini, anılarını, sevdiklerini bırakıp geldiler. Hepimizi üzen, öfkelendiren karmaşayı iliklerine kadar yaşadılar, yok sayılmanın, yok hissedilmenin ağrısı çöktü bir de içlerine. En çok kendilerini güvende hissetmeye ihtiyaçları var. Bilmedikleri bir şehirdeler ve tatile gelmediler. Üstlerindeki giysileriyle oradan oraya zorlu bir yolculuk yaptılar. 

Eğer evinizde konuk edecekseniz biliyorum ki incitmemek için eliniz ayağınıza dolaşacak. Lütfen sadece onlara bakım verin. Temiz, düzenli bir yerde olduklarını, koşulsuz kabulünüzle hissetmelerini sağlayın. Yemek yesinler, duş alsınlar. Onlar için çamaşır, pijama, çorap, terlik, havlu gibi temel ihtiyaçlarını ilk aşamada sağlayın. İzmir'de bulunduğunuz yerin kaymakamlığına başvurmaları için rehberlik edin. Büyükşehir Belediyemizin 153 numaralı telefonundan 9u tuşlarak kentimize gelen depremzedeler için sunduğu hizmetten yararlanmaları için arayın, aratın. İZFAŞ Gaziemir D Bloktaki depoya da gidebilirsiniz. TC Kimlik numaralarıyla ihtiyaçları olan malzemeleri kayıt ediyorlar ve çok kısa sürede eve kadar teslim ediyorlar. İlçe belediyenizin hizmetlerini öğrenin, muhtarlarınızdan yol yordam sorun. Grubumuza sorun. Önce siz kendinizi güvende ve desteklenmiş hissederseniz gelen konuklarınız da hisseder. Eğer konuşmak isterlerse dinleyin sadece, yasına, duygusuna eşlik edin. Ne kadar anlatmak istiyorsa o kadarını dinleyin. Şu anda yapabileceğiniz ilkyardım bu kadar; Bakım sağlamak, hakları için yol göstermek, duygusuna eşlik etmek. 

Bölgeden gelen kişiler için muhtar, belediye, içinde bulunduğunuz sivil toplum örgütüyle neler yapabileceğinizi paylaşın, ihtiyaç durumunda ulaşılabilir olduğunuzu bildirin. Koromuz içinde böyle bir çalışma yapalım diye konuştuk. İhtiyaç durumunda kimden nasıl destek alabileceğimizi öğrenmiş oluruz. Tuğrul bu konuda bir çalışma yapacak. 

Tuğrulcum dün akşam bana  " Yazsana sana iyi gelir." demiştin. Sağol bana güçlü yanımı hatırlattığın için. 

Sevgili arkadaşlar çaresiz değiliz  çareBİZ iz. Önce kendimize çare olacağız . Ben şimdi bunu size yolladıktan sonra aynaya bakmaya gidiyorum, ne durumdayım, dişimi fırçalayıp, suyumu içeceğim. Üç gündür mutfak bankosunda duran bulaşıkları toparlayacağım. Sonrası belki termalin havuzuna gider sıcakta tutulmuş bedenimi gevşetirim. Yapabilir miyim bilmiyorum ama gayret edeceğim. Belki bana eşlik etmek isteyen bir arkadaşım çıkar birbirimizi dürteriz🙂. Aysel Hocam hayat eskisi gibi olur mu, normalimiz neydi, ne olacak bilmiyorum. Ama kendimizden yola çıkmamız lazım biliyorum. Hadi şimdi bir ayna bulup kendimize bakalım ne durumdayız. İlkyardımı kendimize yapalım. Günaydın.

Sevgi Koşaner

16 Şubat 2023/İzmir

#maraşdepremi #depremgünceleri



22 Şubat 2020 Cumartesi

Esneyen Zamanın Geniş Hikayeleri


Sabah kapalı bir havaya uyanıyorum. Hacettepe Müzikoloji den selamlar, merhabalar yağmış yeni watsapp grubuna. Egrup, yahoogrup, facebook grupları derken hızla dönüşen iletişim ağlarıyla taşınıp duruyoruz yeniden çoğalabilmek için. Var olsun Şükran buluşturmuş bu kez yeniden bizi. Biri "Ankara'da kar var." diyor. İzmir'den selamlıyorum ben de "Şimdilik kapalı sonrası belli olmaz" diyorum. Ve sonra tüm günboyu bu iki şehirden hikayeler, anılar, çağrışımlar içinde buluyorum kendimi. Öğle vakti güneşli yine İzmir. Soğuk ama. Rahmetli dedemin deyimiyle eşek donduran güneşi. Olsun . Güneşli ya. Sıkı giyiniyorum evden çıkarken akşama da artabilir soğuk diyerek. İstanbul'dan gelen bir Fransızla Judith'le buluşacağım "Önce hayal et" diyecek, sonra Ankara'dan gelen Fabrika Sahne'yi izlemeye gideceğim Ege Kültür  Derneği'ne.

Henüz ikisinin birbirinin içinden geçen halkalardan oluşan bir spirale dönüşeceğini bilmiyorum. İniyorum tramvaydan. Bir martı uçuyor körfezden kıyıya doğru. Bir rüzgar üşütüyor,sarınıyorum iyice aman akciğerim sen duyma bu rüzgarı diyerek. Mithatpaşa caddesine girince kesiliyor rüzgar. Güneşi hissederek yürüyorum İzmirli Türk Koleji'nin Bahattin Tatış Kampüsüne. Atatürk'ü ağırlamış Uşakızade Köşküne uzaktan bir selam verip konferans salonuna doğru yürüyorum. Erken gelmişim. Bahçede bir banka oturuyorum. İçimde öylesine bir derin nefes alma hali. Yüzümde bir gülümseme. İçeri giriyorum. Tanıdık yüzler var. Kucaklaşıyoruz. Gülümsüyor şehir.

Red House Kidz kitap sergenini açıyor. Judith' in kızına bir yaş armağanı kitabı "Hayal Et" çiçeği burnunda taze kokusuyla göz kırpıyor. Alıyorum sevinçle. Eçev hep güzel hikayeler biriktirmemize , güzel buluşmalara, tanışmalara kucak açıyor yine.

"Önce Hayal Et" diyor Judith. Bir martının kanadında akıyor zaman. Kırk saniyede üç kelimeden hikayeler kuruyoruz ki zaman esniyor esniyor yolculuklar cennete bile varıyor. Yetmiyor, onbeş saniyeye üç cümleden kurgulanan hikayeler sığdırıyoruz. Sonra hepimizin hikayeleri oluyor esnemiş zamana sığan bu kısa sürenin geniş hikayeleri. Bağlar kuruyoruz kim kimdi, ne olmuştu kafada geziniyoruz henüz bağırsaklara ve kalbe inmeden. Ah işte İzmirliler diyor Judith, naif bulduğu cümlelere, bir yalanlama masalına girerken açıyor masal kapısını, açılmıyor . Diyor ki; "Hani sizin için Kordon , balık ne demek öyle ses verin" . Kordon gibi, balık sofrası gibi ses verince açılıyor masalın kapısı. Bizim Fransız kaldığımız masal kültürümüze bizden çok sahip ve hayran, İstanbul'da yaşayan, Anadolulu olmuş bir Fransızdan dinliyoruz ; Anadolu masalcılarının zenginliği, kafayı devredışı bırakıp barsaklara ve kalbe giden yolu açan yalanlama masalıyla ortadan kalkıyor tüm kimlikler, ötekilikler ve ortak bir hayalin peşinde "biz" oluyoruz. Konya'nın bir köyünde yaşayan yetmiş beş yaşındaki ninenin cümleleriyle Fransa'daki bir öğretmenin cümlesi anlamını buluyor. Yedi yaşında karların içinden gelen masalcının anlattığı masalla kış geçiren çocukların,ninelerin taşıdığı hikayeler kayboldukça, paketlenmiş, mikrodalgada ısıtılan hazır hayallerle odaksız insan topluluklarına dönüşümün hikayesi akıyor.

Hikayelerimizi anlatmadıkça, kontrollü kafada yaşadıkça, mitosla logosun dengesini kurmadıkça hayat elimizden akıp gidiyor boş boş bakan gözlerin odaksızlığında. Hoyratlaşıyor. Uzaklaşıyor. Mümkün değillerin değillerini çıkardığında plan değil, hayal kurduğunda akan kelimelerden gökkuşağını oluşturup kaf dağına bir yol açıyorsun. Judith konuşmasını bitirdiğinde tüm salon kahkahaya, neşeye kesmiş ortak hayallerin anılarından akraba olmuştuk tüm ötekiliklerimizden, kimliklerimizden sıyrılıp. Sahnede kitabı imzalatmak için sıraya girdiğimizde tanıştık zaten birbirimizle, körfezde uçan bir martının kanadında gittiğimiz diyarlardan. Kitabı imzalarken sordu ilk masal anlatıcılığı öğretmenim Judith "Anlatıyor musun masal?" "Anlatıyorum" dedim. Bazı büyüklere de okuyordum bi ara onun kitabını belki içindeki iyiyi çoğaltır diye.

 Çıktım güneşli sokaklara, yürüdüm sahilde biraz, rüzgarın esrikliğinde. Birşeyler yedim ve önce tramvay sonra metro düştüm yollara. İçimdeyse üç kelimelik hikayelerin çarpan etkileri yolculuk ediyordu.

Fabrika Sahne. Tiyatro kültürümün oluştuğu şehirden gelmişlerdi. Ankara'dan. Bestekar sokaktaymış yerleri. Ah o Bestekar sokak. 20 yaşımın güzel bir kalp çarpıntısına alıp götürüyor beni. Öcal Hoca tanıtıyor Fabrika Sahne'yi bize heyecanla. Öğrenci kongresi nedeniyle gittiği Ankara'da izlemiş. Çok gururlu öğrencilerinin bu organizasyonundan ayrıca. Damağında bir lezzet kalmış. O lezzeti İzmir'e de taşımak istemişler. El verenler olmuş. Karanfil elden ele. Bize de kokusu düşmüş.

Salih geliyor sahneye, diyor ki yerdeki sahneyle izleyiciler arasındaki çizgiyi gösterip "Bu yok artık." Yeni bir şey deneyimleyeceğimizin heyecanını geçiriyor bize. Playback Tiyatro. Sonrası mı iyilik güzellik derken kendimi Judith'in sunumunun devamında buluyorum.

Kelimeler ve çağrıştırdıkları bizi biz yapan ortaklaştıran hikayeler kelimeler, sahnede doğaçlamayla can buluyor. Seyirci anlatıyor sahnedekiler oynuyor. Seyirciler çember oyuncular alanda bir sistem/aile dizimi izliyor gibiyim. İzmir'de İzmirli olmakla İzmir dışında İzmirli olmak. İstanbul'da sorulan İzmirli misin? sorusuyla biçimi farklı özü aynı başka kent hikayelerine savrulmak. İzmir standartının İzmir dışında öteki olmasının ortak hikayesinde buluşmak "Biz" yapıyor biraz salondakileri. Bir an sadece kadınların ses verdiğini düşünüyorum. Özgür hissetmek, her yolun denize çıkması, Kula'dan Egeye uyanmak her AnKARA dönüşünde ve nefes almak. Sadece temiz (mi? bu arada) hava almak mı yoksa üstüne yapışmış ötekileşmişlikten, rahat bunlar deyişleriyle kısıtlanmış ruhunun, bedeninin sıkışmışlığından sıyrılmak ve bir kadın olarak yeniden kendin olabilmeye soyunmuşluğun, rahvanlığın keyfine kavuşmak mı?

Salih sordukça biz yanıtladıkça sahnede canlanmaya başladı barsaklarımızdan, kalbimizden geçenler. O kafadaki zincir kırıldı gitti. Mitos'la Logos bir denge kurdu. Nasıl bir tekerlemeyle oldu bu geçişi sorgulamadan kendimizi ortak duyguların aleni paylaşımında bulduk. İki üç kelimenin çağrışımları hikayeleri çıkardı sandıklardan. Her güne bir hikayesi olan İzmirli 17 yaşındaki İlknur'un, Hoşgeldinli Erzurumunun parmak arası terliği, İzmirli 17 yaşındaki Sevgi'nin, gri Ankarasındaki kırmızı şıpıdık terlikli, turkuaz elbiseli, boyundan büyük söz verilmiş hikayesine karıştı. Dönemin çağrışımları ortak hikayelerin duygularına ulaştı. Gözyaşları aktı, herkesin kendi içindeki hikayesine karıştı. Sahne kapandığında bir psikoterapi seansına katılmışlık hissiyle Playback Tiyatroyla tanışmıştık.

Judith'e "Anlatıyorum" demiştim ya. Anlatıyor muydum gerçekten sordum kendime. Sahnede değil belki ama anlatıyordum . Uzun zaman olmuştu kelimelerimi yitireli, lal olmuş kalemime el sürmeyeli. Oysa son zamanlarda lal değil dil otu yemiş gibi kelimelerim akıp gidiyor, döküp saçıyor sandıktakileri, kendime yolculuk güncelerimi yeniden anlatabilmenin sevinciyle...
22.02.2020/Yeniden /İzmir

19 Ekim 2019 Cumartesi

ÇOCUKLUK ACILARIMIZIN ROMANCISI




Elimdeki dosyayı masamın üzerine bıraktım. Gözlerimden akan yüreğimi nereye koyacağımı bilemeden ayağa kalkıp, pencereyi açtım. Ankara’nın gri gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım.
Bu kaçıncı dosyaydı okuduğum hatırlayamadım. Masamın üzerinde yığılı dosyalara baktım. Son okuduğum dosyanın içimde ayaklandırdığı duygulardan,isyandan karmakarışıktım. Bir yenisini daha henüz kaldıramazdım. Çay ocağını aradım. Bol şekerli bir kahve istedim. Koridora çıktım biraz yürümek için. Sekreterliğe doğru yürüdüm. Günlük iş akışının bir şekilde buluştuğu yerdi burası. Beni gören sekreter “Acil bir faks geldi, Başkan size havale etti” dedi. Faks kâğıdının o tuhaf kaygan dokusunu tenimde hissettim. Tonerin kömürlü kokusu kâğıdın hafif yanık kokusuna karışmıştı. Gözlerim kâğıdın üzerindeki harflerden kaçıyordu. Biliyordum bir yenisi daha gelmişti. Yeni bir öyküyle buluşmadan önce bol şekerli kahvemden kocaman bir yudum aldım, yan duvardaki manzara resmine takılıp gittim bir süre. İçimi hazırladım mutsuz bölümde takılı kalmış yeni bir yaşam öyküsüne.

Özü aynı biçimi farklı olay örüntüleri bir Kemalettin Tuğcu romanından çıkıp gelmiş gibiydi. İsimleri farklıydı sadece.Çocukluktan kalma alışkanlıkla sosyal inceleme raporlarının en son paragrafına bakıyordum, mutlu sonla bitiyor mu diye. Oysa hep aynı kelimelerle bitiyordu, gereğinin yapılması isteniyordu. Hangi gerek? Raporlarla yaşam öyküleri masama dökülenler; Acı kokan, kimsesizlikle, çaresizlikle, özlemle, umutla dokunmuş yarım kalmış birer kilim gibiydiler… Kilimin tamamlanma umudu bizdik.

Sevgili Ayşe Kilimci’nin deyişiyle Sevgi Yetimi Çocuklar’ın birbirine benzer yaşam öykülerini her okuduğumda gözüm hep en son paragrafa gidiyordu. İçimde bir umut ; Bu Kemallettin Tuğcu hikâyesinin de bir kurgu olduğu, mutlu sonla bittiği ümidiyle…Oysa elimdeki dosyalar mutlu sonla bitmiyordu. Mutlu son yoktu bu öykülerde. İronik bir durum söz konusuydu. Kemalettin Tuğcu aslında gerçek yaşamı yazmıştı. Bizim vicdanlarımıza dokunan, içimizi yakan, yüreğimizi gözlerimizden akıtan o kitaplarda aslında kendi yaşantılarımızdan, yakınımızdaki yaşantılardan süzülüp gelmiş bir gerçekliği yaşıyorduk. Kendimize mi ağlıyorduk acaba? 

Yaşadığımız doğu kentinde her zaman kitaba ulaşma imkanımız olmazdı. Yeni çıkan Kemalettin Tuğcu kitabı ya doğum günü armağanı olarak gelirdi ya harçlıklar biriktirilerek alınırdı. Okundukça el değiştirirdi kitaplar. Ağlaşarak okur, izlediğimiz bir film gibi birbirimize tekrarlayarak anlatırdık. Kahramanın mutlu sonuyla sevinerek kendi mutsuzluklarımıza mutlu son imgeleri yüklerdik.

Sadece Kemalettin Tuğcu muydu bizi ağlatan? Reşat Nuri Güntekin’in  “Gamsızın ölümü” öyküsündeki sokak köpeğinin acıklı ölümüne hıçkırıklarla ağlardık. Bir gün gözümüzün önünde lojman bodrumunda sakladığımız enikli köpeğimizi silahla öldürdüklerinde Gamsız’a ağlarcasına ağladık bir çocuk ordusu olarak. Gerçekle kurgu birbirine geçmişti.Ömer Seyfettin’in “Falaka”sını ayak tabanlarımızda o acıyı hissederek okuduk, korkuyu öğrendik… Kolunu keserek diyet ödeyen adamın kanlı kol imgesi gözümüzün önünden gitmedi. Bugün geriye dönüp baktığımda Falaka’nın acısı, Gamsız’ın ölümünün bende bıraktığı boğaz düğümlenmesi hâlâ devam ediyor…Kendi dilimizde yazılmış kitaplardaki öykülerde de acı, korku imgeleri, gözyaşı bol miktardaydı. Tuğcu’nun romanlarındaki öyküler mutlu sonla bitiyordu, acılar sevince dönüşüyordu. O nedenle seviyorduk belki de bu kitapları. Bir dönemin yaşam öykülerinden süzülüp gelen roman kahramanlarına sade biz çocuklar değil, yemenisinin ucuyla gözyaşlarını silerek dinleyen, okuyan büyükannelerimiz, annelerimiz de kendi acılarına ağladılar belki de… Empati kurdular. Yalnız değilim duygusunu yaşadılar.

Günümüzün popüler kültürünü yansıtan televizyon programlarında özellikle gündüz kuşağı kadın programlarında bol acılı kavgalı öyküler artık romanlara gerek kalmadan gözler önüne seriyor yaşam öykülerini. Hem de çirkinlikle örülmüş olarak. İnsanlar umudu bu programlara katılarak izleyerek yakalamaya çalışıyorlar, katılanlarda bir kendini gösterme güdüsü, izleyenlerde  kendi yaşamına ağıt… Tuğcu’nun köprüaltı çocukları şimdilerde otoyol köprülerinin havalandırma boşluklarında, bir zamanlar İstanbul’u koruyan topların  soğuk demirleri içinde yaşıyorlar, o zamanlardan daha keskin koşullarda, bağımlılık yaratan maddeleri de taşıdılar yaşamlarına… Artık gitmedikleri evlerinde onları bekleyense şiddet uygulayan ana-babalar, akrabalar, üvey analar, üvey babalar,. Evlerinde bulamadıkları sıcaklığı bir viranede yaktıkları ateşin etrafında yakalamaya çalışıyorlar. Yine yanlarında evcil hayvanları var, gündüzleri yoldaş olan, geceleri onları koruyan. Aslında değişen bir şey yok. Sadece artık onların öykülerini mutlu sona ulaştıran Kemalettin Tuğcu yaşamıyor.

Kemalettin Tuğcu  çabuk büyümek zorunda kalan, küçücük yaşında erişkin rolü üstlenerek yaşamın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan  kahramanlarıyla bir dönemin çocukluğunun yüreğine, vicdanına dokundu. Umudu taze tuttu.  Çocukluk acılarımızın romancısı “gün doğmadan neler doğar”ları, “her gecenin bir sabahı vardır”ları anlattı bize romanlarında. Bugünün çocuklarına çok şey demeyecek o romanlar, iyinin kazanacağına inanarak büyüyen bir kuşağın okuma yazmayı sökmesine neden oldu.

Bugün, o romanlar sayesinde seviyor okumayı ve yazmayı pek çok kişi. Teşekkürler Kemalettin Tuğcu…,

Sevgi Koşaner


Lacivert Dergisi/Temmuz 2008

14 Ekim 2018 Pazar

Gündüz Masal Anlatanın...



Masal deyince usuma düşen, gülen kapkara gözleriyle muzip bakan, kıvırcık saçlı, aileden kimselere benzemeyen Fatma teyzemin hayalidir. Çok erken yaşta kaybettik onu ve onunla birlikte gündüz anlatıldığında hamamda donunu çalacaklarına inandığımız masallarını, masallarımızı. Yüreğimiz eksik kaldı o nedenle büyüdüğümüzde, bir yanı yanık.  Fatma Teyzem, genellikle yeşil mavi renkli gözlerden oluşmuş,sarışın, kumral saçlı çocuklar kümesinin içinde siyah gözlü, siyah kıvırcık saçlı masal ilahımızdı bizim. Bayramlarda, yaz tatillerinde toplanırdık anneannemin “ Ooo more kızanlarım gelmiş” sesli, iki evli tek avlulu eski Bursa evinde. Evin bulunduğu sokağın bir kenarı mezarlıktı. Hoca Hasan Mezarlığı. Tam karşısında mezarlığın en uzun selvi ağacı dururdu. Tepesine yıldırım düşmüş o selvi ağacından korkardık. Yağmurlu gecelerde ya evin üstüne düşerse diye perde aralığından kaçamak göz atardık.  Gündüzleriyse gece korkularımızın yerini oyun heyecanı alırdı.  Gece gölgesinden korktuğumuz gövdesi saklambaç oyununda bizi gizlerdi bir sır gibi. Mezar taşlarıysa oyun arkadaşımızdı. Bahçe tulumbasından doldurduğumuz Çarşamba Pazarından alınmış renkli ibriklerle sulardık mezarları, çiçeklerini düzeltirdik. Nereden bilebilirdik ki bir gün çiçek ekip, sulayacağımız mezarlardan biri Masalcı Teyzemizin mezarı olacak. Çocukluk güzel şey… Önyargısız, korkusuzca oynardık mezarlıkta. Büyüyünce ölülerden değil dirilerden korkmamın nedenidir belki de mezarlıkta oynadığımız oyunlar.  Mezarlıkların bana huzur vermesi ise masumiyetin korunduğu bu yıllardan kalmadır.

Tüm kardeşlerin bir araya geldiği zamanlar genellikle Almanya’ya çalışmaya giden en büyük teyzemin Türkiye tatillerine rastlardı. Biz de o tarihlerde gelirdik Bursa’ya ve geniş avlulu küçük eve. Şimdi düşünüyorum da nasıl sığardık acaba o küçücük eve. Yürekler büyüktü sanırım. Şimdiler de mekânlar büyüdükçe yürekler küçülmeye başladı. Kocaman evlere bir başımıza bile sığışamıyoruz.

Gün boyu teyzemin eteklerinde dolanırdık avluda; “Nolurrrrrrrr, birazcıkkkk, kısacıkkkkkkk” diye. Hiç şaşmadan aynı yanıtı verirdi “Gündüz masal anlatanın hamamda donunu çalarlar.” İnanırdık çocukluk aklımızla; Donsuz nasıl eve gelirdi sonra.

Hamama gitmekse geleneklerden süzülüp gelmiş törensel bir olaydı. Bohçalar hazırlanırdı. Biz tüm sülale çoluk çömbek, mahallenin diğer çocukları ve kadınlarıyla da birleşip giderdik hamama. Çakır Hamam aklımda kalmış nedense, çakır gözlülerin çok olduğu bir aileden olduğumdan mıdır nedir. İşte bu hamam sefalarından teyzemin donsuz dönme ihtimali vardı. Hamamda Bursa dokuması peştamallara sararlardı bizi. Ne eğlence olurdu, genelde perşembeleri gidilirdi hamama. Çünkü o gün gelin hamamı olurdu. Anneler kız beğenirdi oğluna gelin hamamlarında. Gelin ve evlenmemiş arkadaşları yenge denilen bir büyük kadın eşliğinde giderlerdi hamama, üst kattaki soyunma odalarına yerleşirdi genellikle bu gelin grubu. Gelin, darbukalı tefli grubun arasında başında iğne oyalı kırmızı işlemeli örtüsüyle yer alırdı. Önde çalgı grubu inerdi merdivenlerden, ardından kızlar grubu. Üç kez dönerlerdi ortadaki mermerden yapılmış yüksek oturma yerinin etrafında. Oturanlar da eşlik ederlerdi çalınan türkülere, şarkılara. Aklımda “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”,  “Bursa’nın ufak tefek taşları”, “Kızılcıklar oldu mu selelere doldu muuuuu”, “Dıv dıv da dıv dıv hoppa dıv dıv” sesleri kalmış. Sonra hamamın ılıklık kısmına girerlerdi. Orada şarkı türkülere, alkışlara oyunlar eklenirdi. Büyük yaştaki kadınlar kenardaki mermer yükseltilerde otururdu. Kızlar hem çalıp söyler hem de oynarlardı. Ben genelde buradan öteye geçemezdim çocukluğumun kâbusu burun kanamalarım nedeniyle. Bir sonraki yer olan sıcaklık denen yer burnumu kanatırdı. Yıllar içinde gelin olan teyze kızlarımın gelin hamamlarında girdim kısacık, o bölüme. Herkes yıkıyordu gelini bir kere ve eğlence devam ediyordu içeride. Çocukluğumda annem beni ılıklıkta hemencecik yıkar dışarı yollardı. Soğukluk denen kısımda kenarları oymalı küçük bir mermer havuz vardı. İç içe geçmiş üç katlı mermer fıskiyesinden şarıldayarak sular akardı. O havuzun dibinde kasalarla Cincibir, Uludağ gazozları dururdu. Hamamcı kadından buz gibi bir şişe gazoz alırdım. Bizim sülalenin hamam faslı bitinceye kadar elimde Cincibir gazozu, etraftaki kadınlık hallerini seyrederdim. O anlardan hamam otu kokusuna karışmış zeytinyağlı sabun kokusu kalmış burnumda. Pembeye kesmiş yanaklarla dönerdik mahalleye. Eğer gelin hamamından dönmüşsek evde bizi sıcacık haşhaşlı, cevizli ekmekle yenen yemek ve eğlence bekliyor olurdu yine.

Yaz mevsimindeyse çamaşır günlerinin çivit mavili leğenlerinde, evin bahçesinde yıkarlardı bizi. O günün olmazsa olmazı odun kokusu sinmiş topan patlıcanlı, domatesli, sarımsaklı gömme kokusunda. Tüm çamaşırlar yıkandıktan sonra, bahçeye serilmiş boydan boya iplerden sarkan giysilerin altında çocuklar sıraya sokulurdu. Hepimiz sıradan geçerdik o banyo küvetine dönüşmüş, tenekeden yapılmış dikdörtgen çamaşır teknesinin içinden. Çamaşır günlerinin en son bölümü “ Ayyyy çok sıcaakkk” çığlıklarımızın karıştığı yıkanma faslı olurdu. Şimdi düşünüyorum da önce çamaşırları sonra bizi yıkayan o kadın topluluğu yorgun günün sonunda nerede yıkanırdı hatırlayamıyorum. Anneannemin odasında bizim girmemizin yasak olduğu gömme banyoda mı yıkanırlardı acaba? Orası hep çok merak ettiğim ama yüklüğün içinde yer alması ve kapalı duran kapısı nedeniyle biraz da korktuğum, büyüsü olan bir yerdi. Anneannem ne koyardı oraya bilmiyorum. O odada yatardık bazen. Çocukluk hayaletlerim çıkardı kapalı kapının ardından. Kullanılırken hiç görmediğim o gizemli yerde mi çamaşır gününün geride bıraktıklarını bedenlerinden temizlerdi bizi yıkayan sabun kokulu kadınlar?

Gün geceye döndüğünde yemekler yenmiş, büyükler çaylarını, kahvelerini içmiş kendi köşelerine çekildiğinde, bizi büyülü bir dünyaya götürecek olan Fatma Teyzemin etrafına doluşurduk. Eğer bayramsa, teyzem bizden para almadan anlatmazdı masallarını, minik bayram harçlıklarımızı severek verirdik ona. Lacivert renkli, gümüş yıldızlı bir gökyüzünün altında anneannemin o huzurlu, sevgi dolu, çarşamba pazarının yanındaki odunluktan mı geldiği bilinmez, insanı sıcacık saran odun kokulu bahçesinde bir düşler yolculuğuna çıkardık. Devanaları beslerdi bizi kocaman göğüslerinden akan sütlerle, yüreğimiz ağzımızda beklerdik devlerden kurtulmasını kahramanın. Bazı masallar illaki bir kaç kere anlattırılırdı. Bunlardan biriydi Momicik. Şimdi sadece ismi kalmış aklımda, neden severdik o masalı bu kadar çok bilinmez. Gündüzleri masal konusunda lâl olan teyzem, geceleri dil otu yemiş olurdu. Bıkmadan usanmadan anlatırdı. Uyuya kalırdık teyzemin etrafında, birbirinin kucağına, dizine yatmış çocuklar ordusu olarak. Uykularımızda görürdük masal kahramanlarımızı.
Ve sabah yeniden başlardı öykü;
“Teyzeeeeee nolurrrrrrr, kısacık…”
“Olmaz! Gündüz masal anlatanın hamamda donunu çalarlar”.

Sevgi Koşaner
4 Ekim 2006- 27 Ağustos 2008/ İzmir
Lacivert Dergisi,Yıl;4, Sayı;24,Syf;20-22


8 Temmuz 2006 Cumartesi

Yolculuklara Dair...


Hani bazen kendi  içine ,bazen bir dosta yapılan,
bazen bir başka mekana, bir başka dünyaya  yapılan yolculuklar.
Kimi kısa, kimi uzun, kimi derin yolculuklar.
Her birinden bir şey çıkartabildiğin, bazen bir ders ,
bazen bir gülümseme, bazen bir iç çekiş, bazen eski bir dost,
hani kucaklayıveren.

Bazen bir hüzün yüzünü yalayıveren, bazen bir sevinç içini coşturan,
bazen bir damla gözyaşı içini temizleyen. Her yolculuk insanın
kendi yüreğine, bazen daha derinlere inilen bir iç yolculuk aslında.
İster bir araçla ister içsel varlığınla  yapılsın. Bu yolculuklar ki her
zaman bir riski göze almayı gerektirir. Yaşamın ta kendisi gibi.
Yolun sonunda seni neyin beklediğini bilemezsin. Sürprizlere
hazırlıklı olman gerekir. Tabi eğer yolculuk yapmayı seviyorsan.
Yaşam sahnesinin seyircisi değil oyuncusuysan.

Aracın camına yansıyan bir görüntü alır götürür seni bir başka
iç yolculuğa. Bulunduğun mekan kaybolur artık bir başka
gerçekliktesindir. Yoldan geçen yansımalar camda kalmıştır
ama sen bir başka zamandasındır, kim bilir neyin çağırıp getirdiği
düşsel bir andasındır. Birden bir ses, bir sallantı olur ve camdaki
 gerçekliğe dönüverirsin. Şöyle bir silkinip kafanı geriye doğru
sallayıp gerçekliği algıladığında yine cam yansımalarına
dönüverirsin. Ta ki yeni bir anlık görüntü gelinceye kadar.

Bazen bir havaalanında, bazen bir otogarda ; bir pencerenin
içinde veya dışında elin birilerine sallanırken veya gözün birilerini
ararken ya da uzaklaştığın veya varacağın mekana dair anılara
dalıp gitmişken buluverirsin kendini. Sessiz yolculuğun
başlar o hengamenin içinde.

Bir de koltuğunda otururken, bilgisayarında çalışırken,
kitap okurken, parkta oturmuş oynayan çocukları seyrederken hiç
yerinden kalkmadan esrik bir tavırla gidip geldiğin yolculuklar vardır.
Hani bir anlık yolculuklar. O bir an ki aslında çok uzun
bir zaman dilimiymiş gibi geliveren. Bazen bir kelime, bazen
bir ses, bazen bir koku, bazen bir renk eşliğinde eflatun
uçuculuğunda çıkıverdiğin yolculuklar ki bunlar anlık fotoğraf
karelerinin neden olduğu yolculuklar gibi alıp götürüverir seni.
Öyle ki bir kış günü karlar içindeyken kendini baharın limon
kokusunda, imbatın eflatun renginde buluverirsin. Hiç aklında
yokken saat kulesinin gölgesindeki mor renk aklına düşüverir
ve gelsin alıp götüren yolculuklar. Sonra da bir sürü renkle,
kokuyla, dokuyla kendini geri gelmiş bulursun aslında hiç
ayrılmadığın bir noktada. Bir bakmışsın elinde bir tutam
yumuşaklık, gözünde bir farklı renk, güvercin ürkekliğinde
bir yürek. Gerisi sana kalmış.

Ya bir avuç yem alıp  güvercinleri besleyeceksin, yeni
yolculuklara çıkmayı göze alıp ya da avucunu ve gözlerini
kapayıp içinde boğacaksın yolculuk isteğini. Yaşamın ta
kendisi gibi  risklidir yola çıkmak. Nereye gidersen git, her
seçtiğin yolculukta en yüreğini titreteni, hiç hesaplamadan
 aniden çıkıverdiklerindir. Hatta yolun sonuna geldiğinde
bile farkına varmamışsındır yaptığın yolculuğun. İndiğin
yerden uzaklaşırken, bir şeylerin değiştiğini fark ettiğinde
anlarsın yine bir yolculuktan gelmişsindir. İşte bu anda gülümseyebiliyorsan hoş geldin.

Böylesine aniden, farkına varılmadan çıkılan ama zenginlikle
dönülen yolculuk anlarında çıkıverdi yolculuk günceleri...

Sevgi’yle...

29 Mayıs 2000 Pazartesi

Kayseri yolunda pencere yansımaları








Yolun iki yanındaki görüntülerin iç içe geçtiği yansımalardı başını dayadığın pencereden sana görünen.

Gerçeklik duygusunun yittiği hangi renk,hangi ağaç yolun hangi tarafına aitti.Sağ tarafında yol boyunca akıp giden manzaraya yansıyan ani bir kamyon görüntüsü sanal gerçeklik yaşatıyor sana…Tarlaların içinde aniden beliriveren ve kaybolan bir kamyon…

Sevgi Koşaner
29 Mayıs 2000