14 Ekim 2018 Pazar

Gündüz Masal Anlatanın...



Masal deyince usuma düşen, gülen kapkara gözleriyle muzip bakan, kıvırcık saçlı, aileden kimselere benzemeyen Fatma teyzemin hayalidir. Çok erken yaşta kaybettik onu ve onunla birlikte gündüz anlatıldığında hamamda donunu çalacaklarına inandığımız masallarını, masallarımızı. Yüreğimiz eksik kaldı o nedenle büyüdüğümüzde, bir yanı yanık.  Fatma Teyzem, genellikle yeşil mavi renkli gözlerden oluşmuş,sarışın, kumral saçlı çocuklar kümesinin içinde siyah gözlü, siyah kıvırcık saçlı masal ilahımızdı bizim. Bayramlarda, yaz tatillerinde toplanırdık anneannemin “ Ooo more kızanlarım gelmiş” sesli, iki evli tek avlulu eski Bursa evinde. Evin bulunduğu sokağın bir kenarı mezarlıktı. Hoca Hasan Mezarlığı. Tam karşısında mezarlığın en uzun selvi ağacı dururdu. Tepesine yıldırım düşmüş o selvi ağacından korkardık. Yağmurlu gecelerde ya evin üstüne düşerse diye perde aralığından kaçamak göz atardık.  Gündüzleriyse gece korkularımızın yerini oyun heyecanı alırdı.  Gece gölgesinden korktuğumuz gövdesi saklambaç oyununda bizi gizlerdi bir sır gibi. Mezar taşlarıysa oyun arkadaşımızdı. Bahçe tulumbasından doldurduğumuz Çarşamba Pazarından alınmış renkli ibriklerle sulardık mezarları, çiçeklerini düzeltirdik. Nereden bilebilirdik ki bir gün çiçek ekip, sulayacağımız mezarlardan biri Masalcı Teyzemizin mezarı olacak. Çocukluk güzel şey… Önyargısız, korkusuzca oynardık mezarlıkta. Büyüyünce ölülerden değil dirilerden korkmamın nedenidir belki de mezarlıkta oynadığımız oyunlar.  Mezarlıkların bana huzur vermesi ise masumiyetin korunduğu bu yıllardan kalmadır.

Tüm kardeşlerin bir araya geldiği zamanlar genellikle Almanya’ya çalışmaya giden en büyük teyzemin Türkiye tatillerine rastlardı. Biz de o tarihlerde gelirdik Bursa’ya ve geniş avlulu küçük eve. Şimdi düşünüyorum da nasıl sığardık acaba o küçücük eve. Yürekler büyüktü sanırım. Şimdiler de mekânlar büyüdükçe yürekler küçülmeye başladı. Kocaman evlere bir başımıza bile sığışamıyoruz.

Gün boyu teyzemin eteklerinde dolanırdık avluda; “Nolurrrrrrrr, birazcıkkkk, kısacıkkkkkkk” diye. Hiç şaşmadan aynı yanıtı verirdi “Gündüz masal anlatanın hamamda donunu çalarlar.” İnanırdık çocukluk aklımızla; Donsuz nasıl eve gelirdi sonra.

Hamama gitmekse geleneklerden süzülüp gelmiş törensel bir olaydı. Bohçalar hazırlanırdı. Biz tüm sülale çoluk çömbek, mahallenin diğer çocukları ve kadınlarıyla da birleşip giderdik hamama. Çakır Hamam aklımda kalmış nedense, çakır gözlülerin çok olduğu bir aileden olduğumdan mıdır nedir. İşte bu hamam sefalarından teyzemin donsuz dönme ihtimali vardı. Hamamda Bursa dokuması peştamallara sararlardı bizi. Ne eğlence olurdu, genelde perşembeleri gidilirdi hamama. Çünkü o gün gelin hamamı olurdu. Anneler kız beğenirdi oğluna gelin hamamlarında. Gelin ve evlenmemiş arkadaşları yenge denilen bir büyük kadın eşliğinde giderlerdi hamama, üst kattaki soyunma odalarına yerleşirdi genellikle bu gelin grubu. Gelin, darbukalı tefli grubun arasında başında iğne oyalı kırmızı işlemeli örtüsüyle yer alırdı. Önde çalgı grubu inerdi merdivenlerden, ardından kızlar grubu. Üç kez dönerlerdi ortadaki mermerden yapılmış yüksek oturma yerinin etrafında. Oturanlar da eşlik ederlerdi çalınan türkülere, şarkılara. Aklımda “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar”,  “Bursa’nın ufak tefek taşları”, “Kızılcıklar oldu mu selelere doldu muuuuu”, “Dıv dıv da dıv dıv hoppa dıv dıv” sesleri kalmış. Sonra hamamın ılıklık kısmına girerlerdi. Orada şarkı türkülere, alkışlara oyunlar eklenirdi. Büyük yaştaki kadınlar kenardaki mermer yükseltilerde otururdu. Kızlar hem çalıp söyler hem de oynarlardı. Ben genelde buradan öteye geçemezdim çocukluğumun kâbusu burun kanamalarım nedeniyle. Bir sonraki yer olan sıcaklık denen yer burnumu kanatırdı. Yıllar içinde gelin olan teyze kızlarımın gelin hamamlarında girdim kısacık, o bölüme. Herkes yıkıyordu gelini bir kere ve eğlence devam ediyordu içeride. Çocukluğumda annem beni ılıklıkta hemencecik yıkar dışarı yollardı. Soğukluk denen kısımda kenarları oymalı küçük bir mermer havuz vardı. İç içe geçmiş üç katlı mermer fıskiyesinden şarıldayarak sular akardı. O havuzun dibinde kasalarla Cincibir, Uludağ gazozları dururdu. Hamamcı kadından buz gibi bir şişe gazoz alırdım. Bizim sülalenin hamam faslı bitinceye kadar elimde Cincibir gazozu, etraftaki kadınlık hallerini seyrederdim. O anlardan hamam otu kokusuna karışmış zeytinyağlı sabun kokusu kalmış burnumda. Pembeye kesmiş yanaklarla dönerdik mahalleye. Eğer gelin hamamından dönmüşsek evde bizi sıcacık haşhaşlı, cevizli ekmekle yenen yemek ve eğlence bekliyor olurdu yine.

Yaz mevsimindeyse çamaşır günlerinin çivit mavili leğenlerinde, evin bahçesinde yıkarlardı bizi. O günün olmazsa olmazı odun kokusu sinmiş topan patlıcanlı, domatesli, sarımsaklı gömme kokusunda. Tüm çamaşırlar yıkandıktan sonra, bahçeye serilmiş boydan boya iplerden sarkan giysilerin altında çocuklar sıraya sokulurdu. Hepimiz sıradan geçerdik o banyo küvetine dönüşmüş, tenekeden yapılmış dikdörtgen çamaşır teknesinin içinden. Çamaşır günlerinin en son bölümü “ Ayyyy çok sıcaakkk” çığlıklarımızın karıştığı yıkanma faslı olurdu. Şimdi düşünüyorum da önce çamaşırları sonra bizi yıkayan o kadın topluluğu yorgun günün sonunda nerede yıkanırdı hatırlayamıyorum. Anneannemin odasında bizim girmemizin yasak olduğu gömme banyoda mı yıkanırlardı acaba? Orası hep çok merak ettiğim ama yüklüğün içinde yer alması ve kapalı duran kapısı nedeniyle biraz da korktuğum, büyüsü olan bir yerdi. Anneannem ne koyardı oraya bilmiyorum. O odada yatardık bazen. Çocukluk hayaletlerim çıkardı kapalı kapının ardından. Kullanılırken hiç görmediğim o gizemli yerde mi çamaşır gününün geride bıraktıklarını bedenlerinden temizlerdi bizi yıkayan sabun kokulu kadınlar?

Gün geceye döndüğünde yemekler yenmiş, büyükler çaylarını, kahvelerini içmiş kendi köşelerine çekildiğinde, bizi büyülü bir dünyaya götürecek olan Fatma Teyzemin etrafına doluşurduk. Eğer bayramsa, teyzem bizden para almadan anlatmazdı masallarını, minik bayram harçlıklarımızı severek verirdik ona. Lacivert renkli, gümüş yıldızlı bir gökyüzünün altında anneannemin o huzurlu, sevgi dolu, çarşamba pazarının yanındaki odunluktan mı geldiği bilinmez, insanı sıcacık saran odun kokulu bahçesinde bir düşler yolculuğuna çıkardık. Devanaları beslerdi bizi kocaman göğüslerinden akan sütlerle, yüreğimiz ağzımızda beklerdik devlerden kurtulmasını kahramanın. Bazı masallar illaki bir kaç kere anlattırılırdı. Bunlardan biriydi Momicik. Şimdi sadece ismi kalmış aklımda, neden severdik o masalı bu kadar çok bilinmez. Gündüzleri masal konusunda lâl olan teyzem, geceleri dil otu yemiş olurdu. Bıkmadan usanmadan anlatırdı. Uyuya kalırdık teyzemin etrafında, birbirinin kucağına, dizine yatmış çocuklar ordusu olarak. Uykularımızda görürdük masal kahramanlarımızı.
Ve sabah yeniden başlardı öykü;
“Teyzeeeeee nolurrrrrrr, kısacık…”
“Olmaz! Gündüz masal anlatanın hamamda donunu çalarlar”.

Sevgi Koşaner
4 Ekim 2006- 27 Ağustos 2008/ İzmir
Lacivert Dergisi,Yıl;4, Sayı;24,Syf;20-22


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder