Elimdeki dosyayı masamın üzerine
bıraktım. Gözlerimden akan yüreğimi nereye koyacağımı bilemeden ayağa kalkıp,
pencereyi açtım. Ankara’nın gri gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım.
Bu kaçıncı dosyaydı okuduğum
hatırlayamadım. Masamın üzerinde yığılı dosyalara baktım. Son okuduğum dosyanın
içimde ayaklandırdığı duygulardan,isyandan karmakarışıktım. Bir yenisini daha henüz
kaldıramazdım. Çay ocağını aradım. Bol şekerli bir kahve istedim. Koridora
çıktım biraz yürümek için. Sekreterliğe doğru yürüdüm. Günlük iş akışının bir
şekilde buluştuğu yerdi burası. Beni gören sekreter “Acil bir faks geldi, Başkan size havale etti” dedi. Faks kâğıdının
o tuhaf kaygan dokusunu tenimde hissettim. Tonerin kömürlü kokusu kâğıdın hafif
yanık kokusuna karışmıştı. Gözlerim kâğıdın üzerindeki harflerden kaçıyordu. Biliyordum
bir yenisi daha gelmişti. Yeni bir öyküyle buluşmadan önce bol şekerli
kahvemden kocaman bir yudum aldım, yan duvardaki manzara resmine takılıp gittim
bir süre. İçimi hazırladım mutsuz bölümde takılı kalmış yeni bir yaşam
öyküsüne.
Özü aynı biçimi farklı olay
örüntüleri bir Kemalettin Tuğcu romanından çıkıp gelmiş gibiydi. İsimleri
farklıydı sadece.Çocukluktan kalma alışkanlıkla sosyal inceleme raporlarının en son paragrafına bakıyordum, mutlu sonla bitiyor mu diye. Oysa hep aynı
kelimelerle bitiyordu, gereğinin yapılması isteniyordu. Hangi gerek? Raporlarla
yaşam öyküleri masama dökülenler; Acı kokan, kimsesizlikle, çaresizlikle,
özlemle, umutla dokunmuş yarım kalmış birer kilim gibiydiler… Kilimin
tamamlanma umudu bizdik.
Sevgili Ayşe Kilimci’nin
deyişiyle Sevgi Yetimi Çocuklar’ın
birbirine benzer yaşam öykülerini her okuduğumda gözüm hep en son paragrafa
gidiyordu. İçimde bir umut ; Bu Kemallettin Tuğcu hikâyesinin de bir kurgu
olduğu, mutlu sonla bittiği ümidiyle…Oysa elimdeki dosyalar mutlu sonla
bitmiyordu. Mutlu son yoktu bu öykülerde. İronik bir durum söz konusuydu.
Kemalettin Tuğcu aslında gerçek yaşamı yazmıştı. Bizim vicdanlarımıza dokunan,
içimizi yakan, yüreğimizi gözlerimizden akıtan o kitaplarda aslında kendi
yaşantılarımızdan, yakınımızdaki yaşantılardan süzülüp gelmiş bir gerçekliği
yaşıyorduk. Kendimize mi ağlıyorduk acaba?
Yaşadığımız doğu kentinde her
zaman kitaba ulaşma imkanımız olmazdı. Yeni çıkan Kemalettin Tuğcu kitabı ya
doğum günü armağanı olarak gelirdi ya harçlıklar biriktirilerek alınırdı.
Okundukça el değiştirirdi kitaplar. Ağlaşarak okur, izlediğimiz bir film gibi
birbirimize tekrarlayarak anlatırdık. Kahramanın mutlu sonuyla sevinerek kendi
mutsuzluklarımıza mutlu son imgeleri yüklerdik.
Sadece Kemalettin Tuğcu muydu
bizi ağlatan? Reşat Nuri Güntekin’in
“Gamsızın ölümü” öyküsündeki sokak köpeğinin acıklı ölümüne
hıçkırıklarla ağlardık. Bir gün gözümüzün önünde lojman bodrumunda sakladığımız
enikli köpeğimizi silahla öldürdüklerinde Gamsız’a ağlarcasına ağladık bir
çocuk ordusu olarak. Gerçekle kurgu birbirine geçmişti.Ömer Seyfettin’in
“Falaka”sını ayak tabanlarımızda o acıyı hissederek okuduk, korkuyu öğrendik… Kolunu
keserek diyet ödeyen adamın kanlı kol imgesi gözümüzün önünden gitmedi. Bugün
geriye dönüp baktığımda Falaka’nın acısı, Gamsız’ın ölümünün bende bıraktığı
boğaz düğümlenmesi hâlâ devam ediyor…Kendi dilimizde yazılmış kitaplardaki
öykülerde de acı, korku imgeleri, gözyaşı bol miktardaydı. Tuğcu’nun
romanlarındaki öyküler mutlu sonla bitiyordu, acılar sevince dönüşüyordu. O
nedenle seviyorduk belki de bu kitapları. Bir dönemin yaşam öykülerinden
süzülüp gelen roman kahramanlarına sade biz çocuklar değil, yemenisinin ucuyla
gözyaşlarını silerek dinleyen, okuyan büyükannelerimiz, annelerimiz de kendi
acılarına ağladılar belki de… Empati kurdular. Yalnız değilim duygusunu
yaşadılar.
Günümüzün popüler kültürünü
yansıtan televizyon programlarında özellikle gündüz kuşağı kadın programlarında
bol acılı kavgalı öyküler artık romanlara gerek kalmadan gözler önüne seriyor
yaşam öykülerini. Hem de çirkinlikle örülmüş olarak. İnsanlar umudu bu
programlara katılarak izleyerek yakalamaya çalışıyorlar, katılanlarda bir
kendini gösterme güdüsü, izleyenlerde
kendi yaşamına ağıt… Tuğcu’nun köprüaltı çocukları şimdilerde otoyol
köprülerinin havalandırma boşluklarında, bir zamanlar İstanbul’u koruyan
topların soğuk demirleri içinde
yaşıyorlar, o zamanlardan daha keskin koşullarda, bağımlılık yaratan maddeleri
de taşıdılar yaşamlarına… Artık gitmedikleri evlerinde onları bekleyense şiddet
uygulayan ana-babalar, akrabalar, üvey analar, üvey babalar,. Evlerinde bulamadıkları
sıcaklığı bir viranede yaktıkları ateşin etrafında yakalamaya çalışıyorlar. Yine
yanlarında evcil hayvanları var, gündüzleri yoldaş olan, geceleri onları
koruyan. Aslında değişen bir şey yok. Sadece artık onların öykülerini mutlu
sona ulaştıran Kemalettin Tuğcu yaşamıyor.
Kemalettin Tuğcu çabuk büyümek zorunda kalan, küçücük yaşında
erişkin rolü üstlenerek yaşamın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan kahramanlarıyla bir dönemin çocukluğunun
yüreğine, vicdanına dokundu. Umudu taze tuttu. Çocukluk acılarımızın romancısı “gün doğmadan
neler doğar”ları, “her gecenin bir sabahı vardır”ları anlattı bize
romanlarında. Bugünün çocuklarına çok şey demeyecek o romanlar, iyinin
kazanacağına inanarak büyüyen bir kuşağın okuma yazmayı sökmesine neden oldu.
Bugün, o romanlar sayesinde
seviyor okumayı ve yazmayı pek çok kişi. Teşekkürler Kemalettin Tuğcu…,
Sevgi Koşaner
Lacivert Dergisi/Temmuz 2008

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder