19 Ekim 2019 Cumartesi

ÇOCUKLUK ACILARIMIZIN ROMANCISI




Elimdeki dosyayı masamın üzerine bıraktım. Gözlerimden akan yüreğimi nereye koyacağımı bilemeden ayağa kalkıp, pencereyi açtım. Ankara’nın gri gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım.
Bu kaçıncı dosyaydı okuduğum hatırlayamadım. Masamın üzerinde yığılı dosyalara baktım. Son okuduğum dosyanın içimde ayaklandırdığı duygulardan,isyandan karmakarışıktım. Bir yenisini daha henüz kaldıramazdım. Çay ocağını aradım. Bol şekerli bir kahve istedim. Koridora çıktım biraz yürümek için. Sekreterliğe doğru yürüdüm. Günlük iş akışının bir şekilde buluştuğu yerdi burası. Beni gören sekreter “Acil bir faks geldi, Başkan size havale etti” dedi. Faks kâğıdının o tuhaf kaygan dokusunu tenimde hissettim. Tonerin kömürlü kokusu kâğıdın hafif yanık kokusuna karışmıştı. Gözlerim kâğıdın üzerindeki harflerden kaçıyordu. Biliyordum bir yenisi daha gelmişti. Yeni bir öyküyle buluşmadan önce bol şekerli kahvemden kocaman bir yudum aldım, yan duvardaki manzara resmine takılıp gittim bir süre. İçimi hazırladım mutsuz bölümde takılı kalmış yeni bir yaşam öyküsüne.

Özü aynı biçimi farklı olay örüntüleri bir Kemalettin Tuğcu romanından çıkıp gelmiş gibiydi. İsimleri farklıydı sadece.Çocukluktan kalma alışkanlıkla sosyal inceleme raporlarının en son paragrafına bakıyordum, mutlu sonla bitiyor mu diye. Oysa hep aynı kelimelerle bitiyordu, gereğinin yapılması isteniyordu. Hangi gerek? Raporlarla yaşam öyküleri masama dökülenler; Acı kokan, kimsesizlikle, çaresizlikle, özlemle, umutla dokunmuş yarım kalmış birer kilim gibiydiler… Kilimin tamamlanma umudu bizdik.

Sevgili Ayşe Kilimci’nin deyişiyle Sevgi Yetimi Çocuklar’ın birbirine benzer yaşam öykülerini her okuduğumda gözüm hep en son paragrafa gidiyordu. İçimde bir umut ; Bu Kemallettin Tuğcu hikâyesinin de bir kurgu olduğu, mutlu sonla bittiği ümidiyle…Oysa elimdeki dosyalar mutlu sonla bitmiyordu. Mutlu son yoktu bu öykülerde. İronik bir durum söz konusuydu. Kemalettin Tuğcu aslında gerçek yaşamı yazmıştı. Bizim vicdanlarımıza dokunan, içimizi yakan, yüreğimizi gözlerimizden akıtan o kitaplarda aslında kendi yaşantılarımızdan, yakınımızdaki yaşantılardan süzülüp gelmiş bir gerçekliği yaşıyorduk. Kendimize mi ağlıyorduk acaba? 

Yaşadığımız doğu kentinde her zaman kitaba ulaşma imkanımız olmazdı. Yeni çıkan Kemalettin Tuğcu kitabı ya doğum günü armağanı olarak gelirdi ya harçlıklar biriktirilerek alınırdı. Okundukça el değiştirirdi kitaplar. Ağlaşarak okur, izlediğimiz bir film gibi birbirimize tekrarlayarak anlatırdık. Kahramanın mutlu sonuyla sevinerek kendi mutsuzluklarımıza mutlu son imgeleri yüklerdik.

Sadece Kemalettin Tuğcu muydu bizi ağlatan? Reşat Nuri Güntekin’in  “Gamsızın ölümü” öyküsündeki sokak köpeğinin acıklı ölümüne hıçkırıklarla ağlardık. Bir gün gözümüzün önünde lojman bodrumunda sakladığımız enikli köpeğimizi silahla öldürdüklerinde Gamsız’a ağlarcasına ağladık bir çocuk ordusu olarak. Gerçekle kurgu birbirine geçmişti.Ömer Seyfettin’in “Falaka”sını ayak tabanlarımızda o acıyı hissederek okuduk, korkuyu öğrendik… Kolunu keserek diyet ödeyen adamın kanlı kol imgesi gözümüzün önünden gitmedi. Bugün geriye dönüp baktığımda Falaka’nın acısı, Gamsız’ın ölümünün bende bıraktığı boğaz düğümlenmesi hâlâ devam ediyor…Kendi dilimizde yazılmış kitaplardaki öykülerde de acı, korku imgeleri, gözyaşı bol miktardaydı. Tuğcu’nun romanlarındaki öyküler mutlu sonla bitiyordu, acılar sevince dönüşüyordu. O nedenle seviyorduk belki de bu kitapları. Bir dönemin yaşam öykülerinden süzülüp gelen roman kahramanlarına sade biz çocuklar değil, yemenisinin ucuyla gözyaşlarını silerek dinleyen, okuyan büyükannelerimiz, annelerimiz de kendi acılarına ağladılar belki de… Empati kurdular. Yalnız değilim duygusunu yaşadılar.

Günümüzün popüler kültürünü yansıtan televizyon programlarında özellikle gündüz kuşağı kadın programlarında bol acılı kavgalı öyküler artık romanlara gerek kalmadan gözler önüne seriyor yaşam öykülerini. Hem de çirkinlikle örülmüş olarak. İnsanlar umudu bu programlara katılarak izleyerek yakalamaya çalışıyorlar, katılanlarda bir kendini gösterme güdüsü, izleyenlerde  kendi yaşamına ağıt… Tuğcu’nun köprüaltı çocukları şimdilerde otoyol köprülerinin havalandırma boşluklarında, bir zamanlar İstanbul’u koruyan topların  soğuk demirleri içinde yaşıyorlar, o zamanlardan daha keskin koşullarda, bağımlılık yaratan maddeleri de taşıdılar yaşamlarına… Artık gitmedikleri evlerinde onları bekleyense şiddet uygulayan ana-babalar, akrabalar, üvey analar, üvey babalar,. Evlerinde bulamadıkları sıcaklığı bir viranede yaktıkları ateşin etrafında yakalamaya çalışıyorlar. Yine yanlarında evcil hayvanları var, gündüzleri yoldaş olan, geceleri onları koruyan. Aslında değişen bir şey yok. Sadece artık onların öykülerini mutlu sona ulaştıran Kemalettin Tuğcu yaşamıyor.

Kemalettin Tuğcu  çabuk büyümek zorunda kalan, küçücük yaşında erişkin rolü üstlenerek yaşamın gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalan  kahramanlarıyla bir dönemin çocukluğunun yüreğine, vicdanına dokundu. Umudu taze tuttu.  Çocukluk acılarımızın romancısı “gün doğmadan neler doğar”ları, “her gecenin bir sabahı vardır”ları anlattı bize romanlarında. Bugünün çocuklarına çok şey demeyecek o romanlar, iyinin kazanacağına inanarak büyüyen bir kuşağın okuma yazmayı sökmesine neden oldu.

Bugün, o romanlar sayesinde seviyor okumayı ve yazmayı pek çok kişi. Teşekkürler Kemalettin Tuğcu…,

Sevgi Koşaner


Lacivert Dergisi/Temmuz 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder