22 Şubat 2020 Cumartesi

Esneyen Zamanın Geniş Hikayeleri


Sabah kapalı bir havaya uyanıyorum. Hacettepe Müzikoloji den selamlar, merhabalar yağmış yeni watsapp grubuna. Egrup, yahoogrup, facebook grupları derken hızla dönüşen iletişim ağlarıyla taşınıp duruyoruz yeniden çoğalabilmek için. Var olsun Şükran buluşturmuş bu kez yeniden bizi. Biri "Ankara'da kar var." diyor. İzmir'den selamlıyorum ben de "Şimdilik kapalı sonrası belli olmaz" diyorum. Ve sonra tüm günboyu bu iki şehirden hikayeler, anılar, çağrışımlar içinde buluyorum kendimi. Öğle vakti güneşli yine İzmir. Soğuk ama. Rahmetli dedemin deyimiyle eşek donduran güneşi. Olsun . Güneşli ya. Sıkı giyiniyorum evden çıkarken akşama da artabilir soğuk diyerek. İstanbul'dan gelen bir Fransızla Judith'le buluşacağım "Önce hayal et" diyecek, sonra Ankara'dan gelen Fabrika Sahne'yi izlemeye gideceğim Ege Kültür  Derneği'ne.

Henüz ikisinin birbirinin içinden geçen halkalardan oluşan bir spirale dönüşeceğini bilmiyorum. İniyorum tramvaydan. Bir martı uçuyor körfezden kıyıya doğru. Bir rüzgar üşütüyor,sarınıyorum iyice aman akciğerim sen duyma bu rüzgarı diyerek. Mithatpaşa caddesine girince kesiliyor rüzgar. Güneşi hissederek yürüyorum İzmirli Türk Koleji'nin Bahattin Tatış Kampüsüne. Atatürk'ü ağırlamış Uşakızade Köşküne uzaktan bir selam verip konferans salonuna doğru yürüyorum. Erken gelmişim. Bahçede bir banka oturuyorum. İçimde öylesine bir derin nefes alma hali. Yüzümde bir gülümseme. İçeri giriyorum. Tanıdık yüzler var. Kucaklaşıyoruz. Gülümsüyor şehir.

Red House Kidz kitap sergenini açıyor. Judith' in kızına bir yaş armağanı kitabı "Hayal Et" çiçeği burnunda taze kokusuyla göz kırpıyor. Alıyorum sevinçle. Eçev hep güzel hikayeler biriktirmemize , güzel buluşmalara, tanışmalara kucak açıyor yine.

"Önce Hayal Et" diyor Judith. Bir martının kanadında akıyor zaman. Kırk saniyede üç kelimeden hikayeler kuruyoruz ki zaman esniyor esniyor yolculuklar cennete bile varıyor. Yetmiyor, onbeş saniyeye üç cümleden kurgulanan hikayeler sığdırıyoruz. Sonra hepimizin hikayeleri oluyor esnemiş zamana sığan bu kısa sürenin geniş hikayeleri. Bağlar kuruyoruz kim kimdi, ne olmuştu kafada geziniyoruz henüz bağırsaklara ve kalbe inmeden. Ah işte İzmirliler diyor Judith, naif bulduğu cümlelere, bir yalanlama masalına girerken açıyor masal kapısını, açılmıyor . Diyor ki; "Hani sizin için Kordon , balık ne demek öyle ses verin" . Kordon gibi, balık sofrası gibi ses verince açılıyor masalın kapısı. Bizim Fransız kaldığımız masal kültürümüze bizden çok sahip ve hayran, İstanbul'da yaşayan, Anadolulu olmuş bir Fransızdan dinliyoruz ; Anadolu masalcılarının zenginliği, kafayı devredışı bırakıp barsaklara ve kalbe giden yolu açan yalanlama masalıyla ortadan kalkıyor tüm kimlikler, ötekilikler ve ortak bir hayalin peşinde "biz" oluyoruz. Konya'nın bir köyünde yaşayan yetmiş beş yaşındaki ninenin cümleleriyle Fransa'daki bir öğretmenin cümlesi anlamını buluyor. Yedi yaşında karların içinden gelen masalcının anlattığı masalla kış geçiren çocukların,ninelerin taşıdığı hikayeler kayboldukça, paketlenmiş, mikrodalgada ısıtılan hazır hayallerle odaksız insan topluluklarına dönüşümün hikayesi akıyor.

Hikayelerimizi anlatmadıkça, kontrollü kafada yaşadıkça, mitosla logosun dengesini kurmadıkça hayat elimizden akıp gidiyor boş boş bakan gözlerin odaksızlığında. Hoyratlaşıyor. Uzaklaşıyor. Mümkün değillerin değillerini çıkardığında plan değil, hayal kurduğunda akan kelimelerden gökkuşağını oluşturup kaf dağına bir yol açıyorsun. Judith konuşmasını bitirdiğinde tüm salon kahkahaya, neşeye kesmiş ortak hayallerin anılarından akraba olmuştuk tüm ötekiliklerimizden, kimliklerimizden sıyrılıp. Sahnede kitabı imzalatmak için sıraya girdiğimizde tanıştık zaten birbirimizle, körfezde uçan bir martının kanadında gittiğimiz diyarlardan. Kitabı imzalarken sordu ilk masal anlatıcılığı öğretmenim Judith "Anlatıyor musun masal?" "Anlatıyorum" dedim. Bazı büyüklere de okuyordum bi ara onun kitabını belki içindeki iyiyi çoğaltır diye.

 Çıktım güneşli sokaklara, yürüdüm sahilde biraz, rüzgarın esrikliğinde. Birşeyler yedim ve önce tramvay sonra metro düştüm yollara. İçimdeyse üç kelimelik hikayelerin çarpan etkileri yolculuk ediyordu.

Fabrika Sahne. Tiyatro kültürümün oluştuğu şehirden gelmişlerdi. Ankara'dan. Bestekar sokaktaymış yerleri. Ah o Bestekar sokak. 20 yaşımın güzel bir kalp çarpıntısına alıp götürüyor beni. Öcal Hoca tanıtıyor Fabrika Sahne'yi bize heyecanla. Öğrenci kongresi nedeniyle gittiği Ankara'da izlemiş. Çok gururlu öğrencilerinin bu organizasyonundan ayrıca. Damağında bir lezzet kalmış. O lezzeti İzmir'e de taşımak istemişler. El verenler olmuş. Karanfil elden ele. Bize de kokusu düşmüş.

Salih geliyor sahneye, diyor ki yerdeki sahneyle izleyiciler arasındaki çizgiyi gösterip "Bu yok artık." Yeni bir şey deneyimleyeceğimizin heyecanını geçiriyor bize. Playback Tiyatro. Sonrası mı iyilik güzellik derken kendimi Judith'in sunumunun devamında buluyorum.

Kelimeler ve çağrıştırdıkları bizi biz yapan ortaklaştıran hikayeler kelimeler, sahnede doğaçlamayla can buluyor. Seyirci anlatıyor sahnedekiler oynuyor. Seyirciler çember oyuncular alanda bir sistem/aile dizimi izliyor gibiyim. İzmir'de İzmirli olmakla İzmir dışında İzmirli olmak. İstanbul'da sorulan İzmirli misin? sorusuyla biçimi farklı özü aynı başka kent hikayelerine savrulmak. İzmir standartının İzmir dışında öteki olmasının ortak hikayesinde buluşmak "Biz" yapıyor biraz salondakileri. Bir an sadece kadınların ses verdiğini düşünüyorum. Özgür hissetmek, her yolun denize çıkması, Kula'dan Egeye uyanmak her AnKARA dönüşünde ve nefes almak. Sadece temiz (mi? bu arada) hava almak mı yoksa üstüne yapışmış ötekileşmişlikten, rahat bunlar deyişleriyle kısıtlanmış ruhunun, bedeninin sıkışmışlığından sıyrılmak ve bir kadın olarak yeniden kendin olabilmeye soyunmuşluğun, rahvanlığın keyfine kavuşmak mı?

Salih sordukça biz yanıtladıkça sahnede canlanmaya başladı barsaklarımızdan, kalbimizden geçenler. O kafadaki zincir kırıldı gitti. Mitos'la Logos bir denge kurdu. Nasıl bir tekerlemeyle oldu bu geçişi sorgulamadan kendimizi ortak duyguların aleni paylaşımında bulduk. İki üç kelimenin çağrışımları hikayeleri çıkardı sandıklardan. Her güne bir hikayesi olan İzmirli 17 yaşındaki İlknur'un, Hoşgeldinli Erzurumunun parmak arası terliği, İzmirli 17 yaşındaki Sevgi'nin, gri Ankarasındaki kırmızı şıpıdık terlikli, turkuaz elbiseli, boyundan büyük söz verilmiş hikayesine karıştı. Dönemin çağrışımları ortak hikayelerin duygularına ulaştı. Gözyaşları aktı, herkesin kendi içindeki hikayesine karıştı. Sahne kapandığında bir psikoterapi seansına katılmışlık hissiyle Playback Tiyatroyla tanışmıştık.

Judith'e "Anlatıyorum" demiştim ya. Anlatıyor muydum gerçekten sordum kendime. Sahnede değil belki ama anlatıyordum . Uzun zaman olmuştu kelimelerimi yitireli, lal olmuş kalemime el sürmeyeli. Oysa son zamanlarda lal değil dil otu yemiş gibi kelimelerim akıp gidiyor, döküp saçıyor sandıktakileri, kendime yolculuk güncelerimi yeniden anlatabilmenin sevinciyle...
22.02.2020/Yeniden /İzmir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder